1800’LÜ YILLARDA MİHALİÇ

Şaban YALAZI / Araştırma Yazısı
1800’lü yıllar Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli’de ve Kafkaslar’da büyük toprak kayıpları yaşadığı yıllardır. Her yaşanan toprak kaybı ardından göçleri getirdi. Mihaliç te bu göçlerden nasibini aldı. Gerek 1821’de Mora’da Türklere karşı büyük bir katliamla sonuçlanan İngiliz, Fransız ve Rusların desteklediği Yunan isyanı ve sonucunda 1830’da Yunanistan’ın devlet olarak tarih sahnesine çıkmasına neden olan olaylar sonucunda Mora’dan gelenlerden, gerekse 1854’te Ruslarla yapılan Kırım Savaşı’nın ardından Çerkeslerin sürdürdükleri mücadelede önderleri Şeyh Şamil’in 1859’da esir düşmesinin ardından Kafkaslardan “büyük sürgün”le gelenlerden Mihaliç’e yerleştirmeler oldu.
Şeyh Şamil’in 5 Aralık 1859’da esir düşmesinden sonra Ruslar Çerkesleri topraklarından çıkarma kararı aldı. Çarlık, dize getirdiği Çerkes kavimlerine iki seçenek sunuyordu. Ya Kuban nehrinin doğusundaki ovaya yerleştirilecekler ya da Osmanlı Devletine iltica edeceklerdi. Ulusal direniş mücadelesinde yaşamını yitiren binlerce Çerkesin yanısıra, binlercesi de Rusya’daki başka topraklara sürülürken 1864’te 1.500.000’i Osmanlı topraklarına göç etti. Ancak, bu göçü sağ olarak tamamlayabilenler 400.000 cıvarında idi. Kafkasyalılar’ın „büyük sürgün“ diye andığı olay böyle başladı. Osmanlı Devleti, göçmenleri imparatorluğun her yanına dağıttı. Bir kısmına Anadolu’da yer gösterdi.

Bundan önce de 1780-1800 yılları arasında kitleler halinde Kafkaslardan, Kırım ve Kazan’dan Tatarlar gelmişti. Tataristan’ın büyük bölümü çernozem (kara topraklar)’le kaplı ormanlık step kuşağında yer aldığı için, 1854-1860 tarihleri arasında Kırım ve havalisinden 140.000’den fazla Tatar „ak topraklara“ sloganıyla Türkiye’ye göç etti. 1860-1862 yılları arasındaki göçmenlerin sayısı Dağıstanlılar, Kırımlılar ve Nogaylar da dahil olmak üzere 230.000’e yaklaşıyordu. Ama en büyük göç “93 Harbi” (1878 Türk-Rus Harbi) sonucunda Rumeli’den gelenlerle yaşandı. Karacabey`in sosyal yapısı incelendiğinde görülecektir ki, nüfusun önemli bir kısmı Rumeli kökenlidir. Onun için Rumeli`deki Türk varlığının oluşumunu ve yüzyıllar sonra çeşitli tarihi olaylar sonucunda büyük bir kısmının Anadolu`ya döndüklerini veya dönmek zorunda bırakılmalarını iyi incelemek gerekir. Avrupa kaynakları, bizim Rum-eli olarak nitelendirdiğimiz bölgeyi Balkanlar olarak adlandırmaktadır.

Bu göçler ile gelenlerden bölgeye yerleştirilecekler için önce geçimlerini sağlayacak toprak gereklidir. Ancak, özellikle Mihaliç ovasının Susurluk havzası içinde olan tabanı yer yer bataklıklarla kaplı taşkın alanıdır. Bu nedenle, ovanın su taşkınlarından korunması ve tarım yapılabilecek toprak kazanılabilmesi için akarsuların yer yer seddelerle kontrol altına alınmasına öncelik verilmiştir. Ova tabanında bataklıklar o kadar çoktu ki, ovanın birçok yerinde Sultanların susığırlarına (mandalarına) bakmakla görevli köyler vardı.

1740`lı yıllarda Anadolu`ya yaptığı seyahatte Mihaliç`e de uğrayan Richard Pockocke ilçemizde 500 Rum aile ile, 200 Ermeni ailenin yaşadığını ve her cemaatın kendine ait kilisesi olduğunu yazıyor. Yazarın diğer ilginç tesbitleri ise şöyle: “Mihaliç büyük bir ipek pazarıdır. Dut ağaçlarının fidelikleri çok; ayrıca dut ağaçları beş ayaklık bir yüksekliğe kadar budanıyor. Fransızlar Mihaliç, Panormo (Bandırma) ve Karaboğaz yünlerini satın alıp yarısını İstanbul`a, öteki yarısını da İzmir`e gönderiyor; o limandan da Marsilya`ya taşınıyor. Laupad/Uluabat adını taşıyan dere, Mihaliç`in doğusunda Apollonia Gölü`nden çıkıyor ve Ryndacus/Susurluk Irmağına ulaşıyor. Gölün kuzeydoğusunda, ufak bir ada üzerinde İstanbul`a ipek ve sirke veren ve Abellionte/Apollonia adı verilen bir kent var. Laupad deresinden ve Ryndacus`tan çok gemi Marmara Denizi ve İstanbul`a geçtiği için, söz konusu göl cıvardan gelen her türlü ithalata uygun. Bir yandan da çok sayıda haydut buralarda dolaşıyor.”
Seyyahın burada ifade ettiği gibi, su yolunu kullanarak Apolyont’tan İstanbul’a mal götüren motor ve kayıklar Haliç’te kuru yemiş iskelesinin yanında bulunan soğan iskelesine yanaşırdı. Mihaliç’ten İstanbul’a yapılan zahire ve canlı hayvan ticareti de Hanife Dere’nin bile kullanıldığı bu su yolu ile yapılırdı.
Kurulduğunda en önemli vurucu güç olarak Osmanlıyı büyük başarılara götüren Yeniçeri ve Kapıkulu Ocağı zaman içerisinde yozlaşmaya başlamış, devlete zararlı kurumlar olmaya başlamıştı. Yenilikçi hükümdar III. Selim`in kurduğu „Nizam-ı Cedîd“ ordusu „Kabakçı Mustafa İsyanı“ sonunda dağıtılmak zorunda kalınmıştı. Zaman içerisinde yozlaşarak bir anarşi yuvası haline gelen Yeniçeri ve Kapıkulu Ocakları ancak II. Mahmud tarafından kışlaları topa tutulmak suretiyle kaldırılabildi. (15 Haziran 1826) Bu olay tarihte „Vak`a-i Hayriye“ diye anılır. Yeniçeri teşkilatını ortadan kaldıran II. Mahmut, bir din heyeti kurarak, Yeniçerilerin mensup oldukları Bektaşî dergahları ile bütün yeni Bektaşî tekkelerinin yıkılmasına, içlerindeki babalar ve müritlerinin de, din alimi bol olan kasabalara nefyedilerek itikatlarının düzeltilmesine emir çıkarttı. Mihaliç te Bektaşilerin toplandığı bir yer olmuştur. İlçede 1829 yılında çıkan olaylarda, türbeden başka bütün müştemilatı ile birlikte Bektaşî tekkeleri yıktırılarak enkazı ile birlikte arazileri ve bütün eşyaları satışa çıkarılmış, geride kalan topraklar 1846 yılında buraya göçmen olarak getirilen ailelerin bir kısmına verilmiştir.
1812 yılında Durmuş Baba tekkesi onarıldı.
1826 yılında ilçede bir ayaklanma çıkmış, dokuz şaki kendi saflarına kattıkları bazı aşiret halkı ile Mihaliç Voyvodasını ve mübaşirini katlederek konağı yakmışlar, ancak bunlardan ikisi ele geçirilerek idam edilmiş ve isyan bastırılmıştır.
1830 yılında ilçede yaşayan Rumlar için bir kilise daha inşa edildi.
19. yüzyılın başından itibaren ilçe bayındır hale getirilmeye başlanmış, 1844 yılında Mihaliç ovasına akan nehirler düzenlenmiş, 1846 yılında ilçede yeşil boya madeni bulunmuştur. 1847 yılında sim maddeleri ihale edilmiştir.
1875’te ilçemizde bir kilise ile bir Rum mektebi inşa edilmiştir.
Göçlerin giderek artması 1888 yılında Bursa’da, 1899 yılında da Mihaliç’te „Göçmen Komisyonu“ kurulmasını gerekli kılmıştır.
Başlangıçta Anadolu’ya geçecek muhacirlere kişi başına 5 kuruş yevmiye verilirken, bu miktar daha sonra, savaş sona erinceye kadarki süre için 2 kuruşa, savaş sonrası da 40 paraya(1 kuruşa) indirildi. Mali sıkıntı nedeniyle de Mart 1880’de hazineden muhacirlere verilen tayinât bedeli kaldırıldı.
İstanbul’un bu kadar büyük bir göçmen akınına maruz kalması üzerine Sadâret’in emriyle vilâyetlerden, göçmen iskânına elverişli boş ve âtıl durumdaki arazilerin bildirilmesi istenmiştir. Yapılan araştırmalar neticesinde 1882’de Süleyman Paşa Mihaliç’te bin hane göçmen iskân edilebilecek büyüklükte boş arazi tesbit etmiştir. Buraya Çerkesler’in yerleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Muhacirler yerleştirilirken geldikleri bölgelerin özellikleri, alışkanlıkları da dikkate alınmıştır. Meselâ Çerkesler dağlık ve ormanlık sahaları, Rumelinin step sahalarından gelenler ise plato düzlükleri ile alivüyal ovaları daha çok iskân mahalli olarak tercih etmişlerdir.
Ziraat ile meşgul olmayan göçmenlerin köy ve kasabalarda yerleştirilmeleri bir fayda sağlamıyordu. Şehir hayatına ve küçük ticarete alışmış bulunan küçük esnaflar yerleştirildikleri yerlerde kalmıyorlar ve ekserisi yerlerini terk ediyor şehirlere göç ediyorlardı. Bunun üzerine, şehir ve kasabaların kenar ve cıvarlarındaki boş araziler, İskân Talimatnamesi’nin 35. Maddesi gereğince iskâna açıldı.
Vilayete fazla miktarda göçmen yığılması, yerli-göçmen sürtüşmelerine, hatta yer yer çatışmalara sebep olmuştur. Bu hadiseler meskûn oldukları yerleşim birimlerindeki müslim gayr-i müslim arasındaki dengenin değişmesini arzu etmeyen Hristiyanlar tarafından abartılmıştır. Nitekim, Mihaliç kazasında meskûn Hristiyan ahâli, Çerkeslerin kendilerine tecavüzde bulunarak zarar ziyana sebep oldukları iddiasıyla Bâb-ı âliye müracaat etmiştir. Bunun üzerine, 17 Eylül 1878 tarihinde, Hristiyan halkın haklarını korumak üzere ayândan Ali Rıza Bey’in Mihaliç’e gönderilmesi kararlaştırıldı. Ancak, mahallî idarenin tahkikatı sonucunda konunun abartıldığı ve gerekli tedbirlerin alındığı anlaşılınca Ali Rıza Bey’in gönderilmesinden vazgeçilmiştir.
Mihaliç’e yerleştirilen muhacirler işlenmemiş veya bataklık sahaları islâh ederek tarıma açılmasını sağladılar. Toprağın verimliliğine göre yirmi dönümden altmış dönüme kadar toprak verilen göçmenler, geldikleri ülkelerde sahip oldukları bilgileri yeni topraklar üzerinde tatbik etmekle, ülke ekonomisine önemli faydalar sağladılar. Yine bu insanlar, beraberlerinde getirdikleri kültür bitkilerini ve yeni tarım metodlarını iskân bölgelerine sokmakla, ziraatı canlandırdılar.
Göç esnasında, varını yoğunu kaybedenlerin yanı sıra, düşük fiyatla bile olsa mallarını satabilen bazı Rumeli göçmenleri kendilerine yeni bir iş kurabilecek miktarda sermayelerini beraberinde getirdiler. Kırım’ın tanınmış tüccar ve ileri gelenleri de sermayeleri, ticarî kabiliyet ve maharetlerini de beraberlerinde getirerek ticarî işletmelerini kurdular, müteşebbis ve tüccar grubunun içinde önemli bir rol aldılar. Nitekim, 1899’da yayınladığı “Küçük Asya’da” adlı eserinde Vasil Kınçev, Mihaliç’in en varlıklı tüccarlarının Tatar olduğundan söz eder.
1870’de ilçe merkezinde 11.262 (6.689 İslâm, 4.573 İslâm olmayan) olan nüfus,
1875’te 9.469 (5.234 İslâm, 4.235 İslâm olmayan) ‘a düşmüştür.
1800’lü yıllarda posta ve haberleşme işleri için, çoğunlukla Tatar soyundan gelen iyi binici, uzun ve yorucu yolculuklara dayanıklı kişiler alınırdı. Bunların yolculuklarında konup göçmelerini, hayvan değiştirmelerini sağlamak üzere yurdun belirli yerlerinde menzilhaneler kurulmuştu. Bursa menzilhanesinden Karacabey’e çıkan kol 12 saat uzaklıkta idi.
Osmanlı İmparatorluğu devrinde, yerleşim birimleri bu günkü konumlarından çok farklı bir şekilde yönetiliyordu. Yerleşim birimlerinde temel birim mahallelerdir. Mahalleler merkeze bağlı, ancak kendi içlerinde özerk sayılabilecek bir yönetim tarzı içinde idiler. Mahalleler, müşterek sorumluluk taşıyan bireylerden oluşurdu. Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatlarının da bulunduğu ilçemizde sorunlar, cemaat ileri gelenleri (mahalle imamı, esnaf ve tüccarın ileri gelenleri, avârız mütevellisi, öğretmen, şeyh, papaz ve hahamlar, kıptilerde çeribaşları)‘nin oluşturduğu, bir nevi ihtiyar heyetinde tartışılır ve çözülürdü.
Mahallelilerin müşterek sorumluluklarına örnek verebilmek için II. Beyazıt’ın Umumî Osmanlı Kanunnamesi (Kitab-ı Kavanin-i Örfiyye-i Osmanî) ‘nin 31. Maddesine bir göz atalım:
“Köy ve mahalle içinde adam ölse veya kârbân basılub hasâret olsa veyahut bir köy arasında uğurlık ve harâmilik olsa, elbetde hırsuzı buldurup çıkaralar. “
Her mahallenin bir kasası olur, mahalleli bu kasaya gücü oranında katılırdı. Avârız vergilerinin de mahallenin müşterek kasasından ödendiği bu sistemde, mahallenin kasasında toplanan paradan ihtiyacı olanlara borç ta verilirdi, Bazı mahalleli varidatlarının tamamını veya bir kısmını mahallenin kasasına vakfederdi. Mahallenin ortak kullanım yerleri olan olan mescid ve çeşme için yapılan giderlerin yanısıra imam, öğretmen ve bekçilere ödenen giderler de bu kasadan karşılanırdı. Bu sistemde, mahalle bireyleri birbirine sorumluluk zinciri ile bağlanmıştır. Bu demektir ki, mahallede görülen herhangi bir asayiş sorunu karşısında bütün mahalle sorumlu tutulacaktır. Bunun için de mahallenin ileri gelenleri sık sık toplanarak sorunları görüşürler ve çözüm üretirlerdi.
1839 Tanzimat Fermanının ilanı ve bunu takip eden hukuki ve idari düzenlemeler ile, mülki ve idari yetkilerin sahibi olan kadıların görev tarifleri de değiştirilmiş, 1867 yılında çıkarılan Belediye yasası ile de hem yargıç, hem Belediye Başkanı, hem de güvenlik teşkilatının başı konumundaki yetkileri bölüştürülmüştür.





















Şubat 3rd, 2010 at 13:31
HOCAM DEVAMI NERDE?OKUMAYA DOYAMADAN BİTTİ.ELİNE KOLUNA SAĞLIK.
Şubat 6th, 2010 at 23:02
Çok beğendim. Sayın Yalazı’nın ellerine sağlık. Bu çalışmanın genişletilmesi ve kitap olarak bastırılması, Mihaliç kent tarihinin daha iyi incelenmesine ve özgün kent kültürünün oluşumuna muhakkak katkı sağlayacaktır.
Şubat 6th, 2010 at 23:10
Ayrıca, 19. yüzyılda Rumeli’de ve Kafkasya’da kitleler halinde öldürülen veya ancak elde kalan son kale Anadolu’ya göç ederek hayatlarını kurtarabilen insanlarımızın yaşadıkları trajedilerin dünya kamuoyuna anlatılması aslında Türklerin soykırım mağduru olduğunu açıkça ortaya koyacaktır.
Şubat 8th, 2010 at 17:01
çok başarılı.yüreğine sağlık hocam.tüm kalbimle
Şubat 22nd, 2010 at 14:06
Önçelikle sevgiyle ellerinizden öper saygılarımı sunarım…Araştırmacı yönünüzle yaptığınız bu çalışmayı okuyupta taktir etmemek elde değil,yurdunu,milletini ve toprahını seven bir vatan evladı olduğunuzu bildiğim için bu araştırmaların devamınıda okumayı sabırsızlıkla beklemekteyim.Çalışmalarınızda sonsuz başarılar temenni eder,hürmetlerimi arz ederim……MURAT AKBAY(BOŞNAK MURAT KANKILIÇIN TORUNU)
Haziran 23rd, 2010 at 10:22
peki bölge içerisindeki bektaşikler ne oldu asimile mi oldu bu konuda bilginiz varmı?
herkesin bildiği gibi mıhacır dediğimiz balkanlardaki türklerin konya karamandan geldiğini biliyoruz oysa balkanlara göç eden aşiretlerin karamanla bi bağlantısı bile yok … balkanlar bugün bektaşilerin başkenti konumunda burda türk aşiretlerinin devamı bugün karacabey bölgesinde de fazlasıyla mevcut mesela langazalılar diyoruz bu langazalılar bozan aşireti olarak karşımıza çıkıyor balkanlarda ve balım sultan erkannamesine bağlı güçlü bi bektaşi kurumu…mesela emre köy yakınlarında dedeoba köyü var ben inceledim asıl ismi dedebaba köyü burada yaklaşık 10-12 tane babaerenin makamı mevcut bunlarla ilgili bi çalışmanız varmı bu konuda bilgilendirirseniz memnun olurum …
Haziran 23rd, 2010 at 10:37
farklı bi bulgu bulursanız bunu paylaşmanızı istiyorum
yüzyıllarca bektaşi ve alevi kimliği yıpratılmış işin aslı tarihimizde çok büyük çarpıtmalar var yunan tarihinde osmanlı impğaratorluğu diye bir imparatorluk yok mesela aliyyi otmanlı imparatorluğu var fakat yavuz sultan selimin arap hayranlığı hilafet derdine düşmesi çok büyük bi dini rejim değişikliğine neden olmuş istanbul ve sivas arasında 40,000 resmi kayıtlara göre bektaşi yeniçeri katledilmiştir mısır orduları karşısında ordu bulamayınca kütahyaya kadar girmiş emevilerin baskılarıyla geri çekilmiş yavuz sultan selimin kurt baba türk oyamağından yardım istemesiyle osmanlıcada kürd bao diye geçer bugünkü kürt milletinin temelleri dahi atılmıştır bu konularda biraz daha derinlemesine bilgi toplarsanız paylaşmanızı bekliycek çünkü aliyy-i otmanlı imparatorluğu tamamen tariki nazenine göre yönetilmiş şerriat hukuku değil taikat kanunlarına göre yönetilmiştir çok rica ediyorum eğer merağınız var ise bu konuyu inceliyelim ve bulgularımızı paylaşalım…çok büyük bi dini nesil malesef arap hayranlığımızla katledilmiştir…
yeniçeri askerinin devşirme olduğundan bahsedilir oysa yeniçeri ordusuna alınan askerlerin hepsi pir-i sani yani balım sultan erkanına göre seçilen dünyanın en şerefli halsiyetli edepli türk ordusuydu …lütfen paylaşalım yazılarınız olursa takip edicem ……turna_8282@hotmail.com
Haziran 23rd, 2010 at 10:54
mesela şahsım karacabeyin çok köklü bir ailesi olmasına rahmen tarih ve inanç kültüne olan hayranlığımdan haci bektaşi veli dergahına gitmiş olup dönemin postişini MUstafa kemal atatürke dergah hazinesini kurtuluş mücadelesini vermesi için veren veliyeddin ulusoyun evladiyesi münir ulusoyla görüşmüş olup ondan aldığı bilgi nazarında karacabey ve çevresinde bursa bektaşiliğin başkenti olmak kaydı ile marmara ege ve akdeniz hatta iç anaolunun tamamen bektaşi olduğunu tokat-çorum amasya gibi bölgelerin daha sonra bektaşi olduğu gerçeğiyle karşılaşmıştır…yani karacabey bölgesindeki dini akımla ilgili bi çalışmanız varmı bununla ilgili bi yürüttüğünüz bişeyler varmı?
bişey daha karacabey bölgesindeki osmanlı arşivlerinin ve kayıtlarının açılması ve incelenmesiyle ilgili bi çalışma möevcutmudur soy seceresi çıkartılabilirmi