Browse > Home / ismail hakki, Yazar / SAYGINIZ YOK!

| Subcribe via RSS

SAYGINIZ YOK!

Ağustos 10th, 2017 Posted in ismail hakki, Yazar

ismail-hakki-ozsari1

İsmail Hakkı Özsarı / Köşe Yazısı

Sevgi içgüdüseldir. Çocuğunu seven ve koruyan anne bu işi içgüdüyle yapar. Eşini seven insan onu içgüdüsel yakınlığıyla sever.

Sevgi ilkel insanlarda, ilkel toplumlarda da vardır.

Peki ya saygı öyle midir? Saygı bilincin ürünüdür. Saygı kadir-kıymet bilmektir. Saygı değer vermektir. Değer vermezseniz saygı duyamazsınız.

Abartılı biçimsel davranışlara, yalakalıklara, dalkavukluklara elbette saygı diyemeyiz. Bu türden davranışlar yapay bir yasak savmadır.

Saygı duyacağımız şeylerin başında elbette insan hayatı gelmeli. Peki öyle mi acaba?

Lüks arabalara biniyorsunuz yolda gidene saygınız yok! Modern evlerde oturuyorsunuz, komşunuza saygınız yok! Emeğe saygınız yok, yaptığınız işe saygınız yok. Birbirinize saygınız yok. Kendinize saygınız yok.

Eğer bunlar yoksa siz uygar değilsiniz. Uygarlık saygıdır. Bilime saygınız, sanata saygınız, büyüğe saygınız, küçüğe saygınız… vb. kendi değerinizin ölçütüdür.

En önemlisi de kadına saygınız yok!

Her gün üç-beş kadın öldürülüyor. Son yıllarda kadın cinayetleri yüzde bin dört yüz arttı.

Kendi dilinize saygını yok. Neredeyse bütün tabelalar İngilizce.

Çocuklar da artık saygısız çünkü çocuğa da saygınız yok.

Zamana saygınız yok. Onu nasıl kullanacağınızı bilmiyorsunuz.

Kendi bedeninize saygınız yok. Onu olabildiğince hoyrat kullanıyorsunuz. Size verilmiş ortalama yüz yıllık yaşam süresi çekini altmış-yetmiş yılda tüketiyorsunuz.

Doğaya saygınız yok. Nerede bir yeşil görseniz onu yok etmek için kırmızı görmüş boğa gibi saldırıyorsunuz. Yaşam alanlarını gökdelenlerle kirletiyorsunuz.

ACILARINIZ İLACINIZ OLSUN

Vaktiyle evladını kaybeden bir anne acılarına ilaç olması için, Çinli din adamına gider. Çinli din adamı da acılı anneye, acısını yatıştıracak sözler söylemek yerine, ona bir görev verir. Görev şudur; “Bana yaşamın boyunca bireylerinden teki bile hiçbir acı tatmamış bir evden, bir avuç hardal tohumu getir.” der. “Onu senin yaşamından acıyı yok etmek için kullanacağız.”

Acılı anne, bu sihirli tohumu isteyebilmek için acının tanınmadığı bir ev aramaya başlar. Sonunda, çok güzel ve çok büyük bir konak görüp, umutla kapısını çalar. “İçinde acının asla yaşanmadığı bir ev arıyorum. Bu çok güzel ve çok büyük konağı görünce; acının buraya uğramadığını düşündüm. Aradığım yerin burası olduğuna karar vererek ve de affınıza sığınarak kapınızı çaldım.” der. Konağın sahipleri acılı anneyi içeri alırlar, ikramda bulunurlar, acısını dinledikten sonra aradığı evin burası olmadığını söylerler.

“Siz yanlış yerdesiniz.” diye söze başlayarak, başlarından geçen acılı olayları bir bir anlatırlar. Acılı anne ev sahiplerini dinledikten sonra onlara acımaya başlar. “Bunlar benden daha acılı” der kendi kendine. Acılı anne kentte sokak sokak dolaşarak; acının yaşanamadığı ev aramayı sürdürür. Ancak hangi evin kapısını çaldıysa, tümünde acılı öyküler dinler. Sonunda içinde acının yaşanmadığı bir ev bulamaz. Her gittiği acılı evlerdeki insanların acılarını paylaşmaya ve onlara yardımcı olmaya başlar. Bu işe kendini o kadar kaptırır ki bir süre sonra yüreğinde ki evlat acısının azalmaya başladığının farkına varır.

İşte sevgili okuyucularım, bu öykü de anlatıldığı gibi hayatının bir döneminde de olsa acı çekmeyen insan yoktur. Yeter ki acılar sürekli olmasın. Bir ömrü kapsamasın. Başımız sıkışınca, başımıza bir dert gelince bağırıp çağırıp şikayetleniriz. “Allah’ım bu musibetler de beni bulur. Ben ne kadar şanssız bir insanım.” diye hayıflanırız. Oysa sizin başınıza gelenler, hatta çok daha beterleri başkalarının başına da gelmiştir. Yani siz yalnız değilsiniz. Ne demişler: “BETERİN BETERİ VARDIR.”

Rahmetli Ali Osman amcamdan duyardım: “GELİN GİRMEYEN EV GÖRDÜM. ANCAK ÖLÜM GİRMEYEN EV GÖRMEDİM.” derdi. Önemli olan acılar karşısında yıkılmayıp dimdik ayakta durabilmektir. Acılara teslim olmak zayıflıktır. ‘Nasıl başaracağız bu işi?’ diye düşünenleriniz olabilir. Haklıdırlar. Bakın ben size birkaç öneride bulunayım.

Diyelim ki Allah korusun evladınızı kaybettiniz. Sizi en iyi anlayacak olanlar evlat acısı yaşayanlardır. Acınızı onlarla paylaşın. Ya da evladını kaybedenlerin acısını siz paylaşın. Dahası kimsesiz çocukların korunduğu çocuk bakım evlerinde görev alın, zamanınızı onlara yardımcı olmakla geçirin. Ya da amansız bir hastalığa yakalandınız. Yine sizi en iyi anlayacak olanlar bu hastalığı yaşayanlardır. Onlara ulaşın, tanışın. Sorunlarınızı, sıkıntılarınızı onlarla paylaşın. Veya bu tür hastaların kurduğu dernekler mevcuttur. “MS’liler Derneği”, “ÖNKODAY Derneği”, “Diyabetliler Derneği” gibi. Gidin bu derneklerden sizinle ilgili olanına üye olun.

Hoca Nasrettin daldan düşünce ne demiş, “DALDAN DÜŞEN YANIMA GELSİN.” Çünkü onu ancak daldan düşen anlar. Hiçbir şey yapamıyorsanız, kendinizi insanların yardımına adayın. İnanın acılarınız hafifleyecek, belki de unutacaksınız. Yine çok meşhur bir söylem vardır: “ACILAR PAYLAŞTIKÇA AZALIR, MUTLULUK PAYLAŞTIKÇA ÇOĞALIR.” Size sorsalar; çiğ kestane mi daha lezzetlidir, yoksa kaynamış, pişmiş, kavrulmuş kestane mi?

Leave a Reply


− üç = 4