Browse > Home / Yazar, Şaban Yalazı / 1910’LU YILLARDA KARACABEY – 2

| Subcribe via RSS

1910’LU YILLARDA KARACABEY – 2

Mayıs 18th, 2017 Posted in Yazar, Şaban Yalazı

saban-yalazi

Şaban Yalazı / Köşe Yazısı

Karacabey köylülerinin iktisadi hayatı:

Köylülerin ne gibi haller içinde olduklarına dair müşahademizi size arz edeyim: Karacabey’de her Salı günü pazar kurulur. Bütün civar köylüler mevsime göre tereyağı, meyva ve sebze getirir. Ahaliye, şehirlerden gelen ve “madrabaz” tabir olunan mal toplayıcılara satarlar. Getirdikleri miktarın derecesi ise bir teneke kabak içerisinde bir miktar yağ parçası, yahut peynirdir.

Bir Salı günü idi. Karacabey’de Pazar epeyce kalabalık idi. Pazarın kenar tarafında bir köylü önünde duran çanak içerisine bir miktar tereyağı koymuş, mütevazi bir şekilde başını önüne eğmiş müşteri bekliyordu. Nihayet bir müşteri geldi. Okkası 12 kuruştan yağı aldı. Bunun üzerine köylü sevinç ve telaşla çarşıya koşturdu. Ben de arkasını takibe koyuldum.  Bakkal dükkanlarından birisine girdi. Elinde bulunan kararmış yağlı tenekeyi bakkala uzattı. Bakkaldan yağ alıyordu. Bu aldığı yağ pamuk, çerviş margarin yağı gibi kötü, ucuz kıyyesi 6-7 kuruşa verilen sahte, vücuda zararlı yağdan idi. Bir miktar sabun, toz şeker gibi şeyler de aldı. Adeta eski yıllardaki gibi mübadele, mal karşılığı mal takası yapıyordu. Şayet hasıl ettiği tereyağını köyünde, yuvasında yiyecek olursa esas önemli ihtiyaçlarından olan tuz, sabun, şeker gibi şeylerin yüzünü görmemesi lazım gelecek idi. Bu suretle kumanyasını ikmal eden köylü yalın ayak Kirmastı şosesini takiben obasına gidiyordu.

Karacabey’de köylülerin ahvali böyle. Tabiidir ki diğer yerlerde de böyle olacak. Böyle olduğunu kulağımla işittiğim gibi gözlerimle de gördüm. Karacabey kazası ki İstanbul’un bir mahallesi sayılır. Böyle olursa acaba Anadolu’nun en ücra, yoldan şoseden yoksun kazaları, nahiyeleri, köylerinin nasıl olduğunu tasavvur etmek pek kolay.

Karacabey’in gelişimi:

Karacabey’in gelişmeye pek istidadı vardır. Yalnız buna mani olan bazı şeyler var ki bunların hükümetçe, toplumca önemle dikkate alınmaları icap eder. Ezcümle su baskınları Karacabey’in hayatını mahvediyor. Eğer bunun önü alınırsa, mesela Karacabey Boğazı önüne lodos havada dalgaların getireceği kumların boğazı tıkamaması için bir dalgakıran seddi ile her sene Kanun-u sani (Ocak) ve Mart’ta taraklama ameliyesi yapılırsa su basmanın önü alındığı gibi seyrüsefer de kolayca mümkün olacaktır. Boğaz açılırsa İstanbul’a mesela bir teneke peynir 3 kuruşa gidecektir. Halbuki Bandırma tarafıyla olursa 12 kuruştan aşağı gidemiyor.

Diğer taraftan boğaz da yalnız Karacabey kazasına münhasır olmayıp Kirmastı Atranos kazalarıyla, Susığırlık, Kocadağ nahiyesinin de ihracatı kolayca sevk olunacaktır.

Dereleri etrafında güzel bağlar, bostanlar vardır. Eğer dere temizlenmiş olsa her sabah Karacabey’den yükletilen sebze, kavun, karpuz velhasıl mahsulatından her şey akşam üstü İstanbul’da Eminönü’nde olacaktır.

Madencilik:

Fırın kiremiti imaline mahsus fevkalade yağlı ve balçıklı toprağı vardır. İstanbul ve sair mühim beldelerde ebniye (binalar) inşaatında kullanılan güzel, beyaz kefeke taş madeni vardır. Boğazda on dakika mesafede kilitli demir madeni, sırf derenin temizlenmemesinden arta kalan litoğrafya taş madeni, krokileri yapılan manganez, simli kurşun madenleri vardır. Bu gibi madenlerin ekserisinin ruhsatı alınmıştır.  Malumdur ki ruhsat almak ne kadar kolaysa, imtiyazını alıp işletmek te o kadar güçtür.

Tarım ürünleri:

Çok iyi derecede bütün çeşitten hububat vardır. Şeker pancarı ticari amaçla ekilmiş. Neticede bir tanesi 4 kıyye (1 kıyye 1.282 gr.dır.) gelip başarı ile elde edilmiştir.

Bir sene zarfında Bandırma iskelesinden Dersaadet’e (İstanbul’a) 150.000 kıyye kadar koza nakil olunursa 100 bini Karacabey’in mahsulüdür. Karacabey’e koza yüzünden 20-25 bin lira girer. Hele soğanı gayet meşhurdur.

Halis tereyağı mevsiminde 12-13 kuruşa alınır.  Bu yağlar İstanbul’da 22-23 kuruşa satılıyor. Bu yağlar Kırım yağlarından üstün imiş.  Bu seneye gelinceye kadar samanı okka ile satmak adeta yokmuş. Satılsa bile okkası bir paraya satılıyormuş. Muharabe sebebiyle Dersaadet’e (İstanbul’a) 40-50 paraya satıldığı zaman Karacabey’de 12 paraya çıkmış. Herkes hayret etmiş. Ahali hükümete 200 bin kıyye samanı meccanen (ücretsiz, parasız) vermiştir.

Ziraat aletleri:

Kaza dahiline 22-35 lira kıymetinde 25 kadar muhtelif çeşit orak makinası ile 7-8 yüz lira kıymetinde motorlu, motorsuz harman makinası vardır. Ziraatta bu makinalardan çok istifade ediliyor.

Damızlık hayvanlar:

Üzülerek söylemek gerekirse ahali damızlık hayvanattan istifade edemiyor. Bursa Ziraat Deposu Karacabey kazasına bir iki tane damızlık aygır ayırıyor. Bunları özel görevli  ile gönderebiliyor. Bunlar güç hal bir ay kadar duruyor. Bir ay zarfında köylüler işlerini güçlerini terk edip gelseler bile müddetin azlığından damızlık aygırın bir iki tane olmasından, çektirme ameliyesine zor sıra geldiğinde, aygırda da mecal kalmıyor. Velhasıl bu sene köylülerin bir çoğu hayvanlarını aygıra çektirmeden gitmişler, istifade edememişler. Hiç olmazsa damızlığın adedini çoğaltmakla beraber üçer ay merkez kazada bulundurulurlarsa çok istifade edilecek, keçi gibi kalan beygirlerimiz  adeta  hakiki bir beygir vaziyetini alacak. Köylerde damızlık boğa namına hiç bir şey yoktur. Buna rağmen Çiftlikat-ı Hümayun’da (Karacabey Harası’nda) doludur. Lakin bundan ahalinin istifadesi yok.

Ticaret:

Ticaretin yüzde sekseni hariçten gelenlerin elinde, yüzde on beşi her satılanlarda, yüzde beşi yerlilerdedir. Yalnız Müslümanların komandit şeklinde teşekkül etmiş bir ticaret şirketi vardır. Şirket epeyce ilerlemiş.

Zikre şayan ikinci ticaret Bulgaryalı Abacı Nikola’dadır. Koyunların tüylerinin arasına sokulup kanını emen kene gibi bu adam Bulgaristan’dan getirdiği abaları dikip köylülere satmak suretiyle Karacabey Müslümanlarının iktisadi kanlarını emiyor. Üzülerek söylemek gerekir ki bizim Müslümanların muteber kimseleri de köylülere kefalet ettikleri gibi, vakti geldiğinde parayı tahsil edip adı geçene verirlermiş. Muharebeden beri Nikola cenapları Bulgaristan ordusunda Müslüman ordusuna karşı silah atıp Müslüman öldürmek suretiyle kendi vatan görevini yerine getiriyor. Demek ki Nikola hem siyasi, hem iktisadi bir düşman.

Karacabey eşrafından ve sevdiğim zatlardan birisiyle bu hususa dair görüştüm.  Dedim ki: Kazanız dahilinde acaba aklı başında azıcık parası olan insanlar var. Abacı Nikola’nın yapağı işini siz yapsanız da hem dine, hem memlekete faydanız dokunsa olmaz mı?

- Birader, dedi. Biz de bunu düşünüyoruz.

Ben ve benim gibi birkaç arkadaş burada bir abayı bir yakası yapmayı arzuluyoruz.  Lakin bazı zevat uygunsuzluk çıkarıyorlar, ittifak edemiyoruz. İttifak edinceye kadar Nikola burada kalacaktır.

- Öyle ise aşk olsun cümlenize, dedim.

Karacabey’e tabi dört saat mesafede  bulunan Bey köyünde eski Feshane Nazırı Muhittin Paşa’nın iplik fabrikası vardır. Hali hazırda bu fabrikayı Fransızlar işletip halı ipliği çıkarıyorlar.

Cami-i Şerif’ler:

Büyük-küçük 15-16 kadardır. En büyüğü Hüdavendigar Gazi Hazretleri’nin Cami-i Şerifi ile Hoşkadem Camii’dir. (Not: Bu caminin bir adı da Çarşı Camiidir. Şimdiki Belediye binasının olduğu yerde idi. Meydan düzenlenmesi yapılırken yıkıldı.) Karacabey’e gittiğimin gecesi aşağıda zikri geçen zat bendenizi kasaba ve civar araziyi gezdirmeye başladı. Kasabanın doğusunda minaresinin şerefesinden yukarısı kopmuş, kabasının üstündeki kurşunu çalınmış, velhasıl harabiyeti mamuriyetine galip bir Cami-i Şerif iskeleti gördüm. Bu,  Osmanlı tarihinde görülen, İslamiyet’e büyük hizmetler eden Karacabey nam dilaverin türbe-i şerifesiyle inşa ettirdiği cami değil mi imiş. Doğrusu bu hale esef etmeli. Görünce gözümden birkaç damla yaş aktı. İnsan sağlam kalan taşların üzerine bakacak olursa bu gün cilalanmış gibi parıl parıl parlıyor. Asar-ı atika (eski eser) bir cami. Üzülerek gördüm ki mahv etmişler, bakmamışlar.

Camiin kapısının üstünde bir demir çubuk yarası gördüm. Sonra anladık ki şayet cami –i şerif yıkılacak veya başka bir suretle mahvolacak olursa yeniden inşasını temin için kapı üstünde bilmem kaç kulplu kazan içinde sarı sarı altınlar varmış. Buna vakıf olan hırslı akıllılardan birisi düşünmüş, taşınmış, nihayet eline koca bir demir alarak,  olmuş meyve gibi hazır sarı madenleri ruhsatsız ve imtiyazsız elde etme hırsına kapılmış. Sebebi buymuş.

Avrupa ve Amerikalı seyyahlar bu camiyi görmeden katiyen gitmezlermiş. Hatta kapının üstüde bulunan gayet kıymetli bir taşa epeyce para teklif etmişler.

Velhasıl bu Cami-i Şerif’i ihya için ne yapmak lazım gelirse yapmak ve vakfın mütevelliyesini, vakıf şartlarının hepsini açığa çıkararak Evkaf Nezareti’nin (Vakıflar Bakanlığı’nın) icraatından beklenir şeylerdendir.

Leave a Reply


sekiz − 5 =